Bilgi güçtür paylaştıkça büyür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilgi güçtür paylaştıkça büyür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma

Kayıp şehir Atlantis

Kategori 0 yorum
Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon’un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim. PLATON, KRİTİAS, İÖ 4. YÜZYIL.

İnsanlığın Çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir. Burada büyük Atlantis ada milletinden söz ettiğimiz kuşkusuzdur.

 

Atlantis

 

ATLANTİS: EFSANENİN İÇERİĞİ


 

Atlantis’in doruk noktasına 11 bin yıl önce eriştiği söylenirse de, literatürde ortaya çıkışı ancak 2350 yıl önce, İÖ 359 ve 347 yılları arasıdır. Ülkenin adı Yunan filozofu Platon’un Sokrates ile öğrencileri arasındaki hayali konuşmalarının iki diyalogunda (Timaio ve Kritias) ortaya çıkar. Timaio diyalogunun başında Sokrates bir gün önceki “mükemmel” toplum konuşmasına değinir.

 

Platon burada uzun yıllar önce yazdığı en ünlü diyalogu olan Devlet’e atıfta bulunmaktadır. Platon, Sokrates’e Devlet’te sunulan mükemmel hükümetin unsurlarını saydırır: Zanaatkarlar ve çiftçiler askeriyeden ayrılacaktır, askerler merhametli olacak, atletizm ve müzik eğitimi alacak, komün halinde yaşayacak ve altına, gümüşe ya da herhangi bir özel mülke sahip olmayacaklardır.

 

Sokrates varsayımsal tartışmalardan bıkıp öğrencilerine uygulamalı felsefe denilebilecek bir ödev verir. Devlet’te vazedilen kavramlara göre yaşayan bir toplumu haklı bir savaşa sokarak mükemmelleştirmelerini söyler.

 

Hocasının önerisini yerine getiren Kritias şöyle der: “O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle.” Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritias’tır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropides’ten, o da Yunan bilgesi Solon’dan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısır’da Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platon’un kendi anlatımına göre Kritias’tâ iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.

(Solda) Atlantis hikâyesinin özgün kaynağı olan Platon’un (İÖ 427-347) I. yüzyılda yapılmış mermer büstü. Platon, Timaio ve Kritias diyaloglarında Atlantis’i ortaya atmış ve toplumunu ayrıntılarıyla ele almıştır. (Sağda) Athanasius Kircher’in Atlantis haritası (1678). Platon’un da belirttiği gibi ülkeyi Herakles Sütunları’nın ötesine, Atlas Okyanusu’nun ortalarına yerleştirir. Kuzeyin aşağı tarafta olduğuna dikkat!

 

MÜKEMMEL DEVLET, ATİNADIR, ATLANTİS DEĞİL


 

Mısırlı rahipler Solon’a “bütün kentlerin en iyi yönetileni” olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platon’un mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atina’sıdır. Rahipler Solon’a, eski Atinalılar’ın en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar “Avrupa’nın ve Asya’nın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti” savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet “Herakles Sütunları”nın ötesinden, Atlas Okyanusu’ndan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantis’ti.

 

Atlantis, ta Mısır’a kadar kuzey Afrika’nın tümünde egemendi. Ancak Kritias’ın söylediğine göre o savaşta Atinalılar tarafından yenilen Atlantis, tanrılar tarafından depremler ve sellerle ortadan kaldırılmıştı.

Kritias, Atlantis hikâyesini anlattıktan sonra Sokrates’e şöyle der: “Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon’un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim.”

 

(Solda) Girit’in doğusunda Zakros’taki Minos sarayından kristal bir vazo. Minoslular’ın sanat ve mimarideki gayet apaçık teknik gelişmişlikleri, bu etki uygarlık ile Platon’un diyaloglarında anlatılan aşırı gelişmiş Atlantis toplumu arasında ortak noktalar aranılmasına yöneltmiştir. (Sağda) İspanya’da bulunmuş ve İÖ 450 yıllarına ait olan “Elche Leydisi”. Bazı aşırı kuramcılar bunun bir Atlantis rahibesi olduğunu iddia ederler.

 

 

 

ATLANTİS İÇİN TARİHİ BİR KAYNAK MI?


 

Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platon’un zamanındaki Yunanlılar’ın perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minoslular’ın Girit’i.

 

Bazı çağdaş bilimadamları Atlantis’in yeri ve boyutları Kritias’ta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platon’un hikâyesinin Yunanistan’ın doğusunda ve Ege Denizi’nde Girit’in kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.

 

İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838′de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoa’nınkinin iki katıdır. Thera’daki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.

 

Bazıları için Minoslular’ın Girit’i Atlantis’tir ve Platon, Kritias’ta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Girit’in yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.

 

Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Thera’daki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.

 

Başka bilimadamları Thera’daki ünlü Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minoslular’ın buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platon’un da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platon’un Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.

 

(Solda) Atina ile Isparta arasındaki Peloponnesos Savaşı’nda (İÖ 431-404) öldürülen iki savaşçı: Khairedemos ve Lykeas. Platon zamanında yapılan bu savaşta her iki kentin çeşitli cepheleri -örneğin Isparta’nın politik yapısı- Platon tarafından Atlantis ile Atina arasındaki çatışmayı formüle etmek için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ignatius Donnelly’nin “Dolphin Boğazı”nı gösteren Atlas Okyanusu haritası, Donnelly burasının kayıp kıta Atlantis’in denize batmış kalıntısı olduğuna inanıyordu.

 

 

ATLANTİS: ÇAĞDAŞ FANTEZİ


 

Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881′de, “Atlantis: The Antediluvian World” adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.

 

Donnelly’ye göre Platon’un Atlantis’i Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupa’nın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnelly’nin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantis’e, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.

 

Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatsky’nin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantisliler’in uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.

 

Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantisliler’den çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.

 

 

(Solda) Girit’te Knossos’ta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Girit’i önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platon’un zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minoslular’ın Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.

 

 

Platon’un Görüşü


 

Platon’un, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.

 

Ancak, Kritias’ın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platon’un tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platon’un Atlantis’inin Minos Girit’i ile Thera’nın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atina’yı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşı’nın anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Isparta’nın politik yapısı Platon’un eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.

 

Son olarak, Kritias’ta Atlantis’te belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platon’un vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritias’ın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.

 

Platon, görüşünü belirtmek için Atlantis’i neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platon’un Atlantis’i ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.

 

Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalılar’ın Atlantisliler’i yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.

 

Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platon’un bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.

 

 

EDEBİYAT VE ATLANTİS


 

Atlantis efsanesi, Ortaçağ’da Yunanlılar’dan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.

Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Bacon’un fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen “Nova Atlantis (Yeni Atlantis)”, İsveçli Rudbeck’in “Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)”, Kristof Kolomb’u, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguer’in “L’Atlantida” adlı şiiri, Gerhardt Hauptmann’ın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoit’in “Atlantide” adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.

Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusu’nun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.

 

Kaynak: mitoloji.info

Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür

 

Altın şehir Eldorado

Kategori 0 yorum
Sisli insanlık tarihimizin içindeki bazı gerçekler bizlere efsaneleşerek ulaşıyor olabilir mi? Günümüzde bunu düşünmeye hiçbirimizin vakti yok.

Ama efsanelerde ya gerçeklik payı varsa?
Altın yaldızlı hükümdarın yaşadığı altın şehir El Dorado efsanesi kulaklara belki çok masalsı gelebilir. Hatta yüzyıllardır kulaktan kulağa anlatılanlar Kolombiyalı bir yerlinin Avrupalı istilacı ve yağmacılardan uygarlığının son kalıntılarını kurtarmak için uydurduğu etnik ve metruk bir masal dahi olabilir.

Güney Amerika yerlileri altına nasıl ulaştıklarının ve büyük uygarlıklarını nasıl adeta altından döşediklerinin mantıklı bir açıklamasını hiçbir zaman yapamamışlardır.

Tanrılarının teri ve gözyaşlarıydı onlara göre altın…

Büyük tapınaklarının inşasında, çiçekleri ve yaprakları bile altından yapılma bahçelerinde gökselliği işaret eden sütunlarda, seremoni eşyalarının tamamında, giysi ve aksesuarlarında kullandıkları altın için atalarına çok minnettar olduklarını sessizce fısıldarlardı.

Tanrılarının bir armağanı olan altının kozmik bir anlamı ve mesajı vardı onlar için.

Kaşiflerdeki istila ve sahiplenme hısrının doruğa çıkaran tek gerekçe yeni dünyanın altın efsaneleridir.

Ve altının bulunduğu yer elbette cennet olmalıydı.

Ama kaşifler yeni dünyaya silahları ve dini ön yargıları ile yelken açtıklarında doğrusu hiç de cennetkil niyetlerle donanmamışlardı.

Başta Kristof Kolomb olmak üzere Güney Amerika’nın yerli kültürü ile buluşan kaşifler, onların kurduğu büyük uygarlıkları anlamaya çalışmadılar bile.

Oysa yerlilerin sahip olduğu altın, uygarlıklarının en doğal parçası sayılıyordu. Ve en önemlisi, bu madene Avrupalılar gibi bir anlam yüklemedikleri açıkca belli oluyordu. Onlar altını ilahi bir simge olarak benimsemişlerdi.

Uygarlıklarının ilahi saflığını ve kozmik bütünlüğünü bu maden ile teşhir ediyorlardı dış dünyaya. Altın bu insanların Tanrıyla olan bağlantılarının bir belirtisiydi.

Tanrılarıyla, ölen atalarıyla ve doğayla ve doğayla konuşan dini liderleri (şamanlar) başlarına altından bir halka takarlar ve bu altın halkanın gücü sayesinde bilme güçlerinin arttığına inanırlardı. Evrenin söylediklerini duyabilmek için doğayla insan arasında aracılık eden altın madenin saf tınısına gereksinimleri vardı.

Şamanlar, halklarını her türlü dünyasal ve kozmik olaylar hakkında bilgilendirirken bu madenden yararlanıyorlardı. Bu yüzden Güney Amerika yerlileri için altın madeni, bir süs eşyası ya da kişisel bir güç temsilciliğinden çok bilimsel bir kimliğe sahipti.

Kuşkusuz Güney Amerika yerlilerinin doğayla altın madeni arasında kurdukları ilişki Avrupalı birinin madeni arasında kurdukları ilişki Avrupalı birinin anlayacağı türden bir ilişki biçimi değildi.

Avrupalı için altın tek bşr şey ifade ediyordu:
“Diğerlerinden güçlü olmak.

Özellikle dini otoriteler ve Avrupa’nın kraliyet sahipleri himayelerindeki kaşiflerin bu altınlara ulaşabilmeri için her türlü zorluğu ve zorbalığı açıkca yasak olarak ilan etmişlerdi. Ünlü El Dorado efsanesi Avrupalının keşif arzusunun en tozu dumana kattığı yıllarda zuhur etmişti.
Kristof Kolomb yeni dünya yerine, Hindistan’a ulaştığını zannededursun, ülkesine bu yeni diyarların haberlerini götürmek için geri döndüğündeyanında pek çok ağız sulandıran hikaye de getirmişti.
Dedikodular çabuk yayıldı ve çok geçmeden nerdeyse bütün bir İspanya halkı Kolomb’un gözler,yle gördüğü, altından yapılmış şehirleri konuşur oldu.

Onunla başlayan altın şehir söylenceleri sonradan Francisco Pizarro ve Hernan Cortes ile ayyuka çıktı.
Bu insanlar marifetiyle, Aztek ve İnka uygarlıklarının altından yapılmış güzide eserlerinin neredeyse tamamına yakını eritilip yüz milyonlarca dükalık servete dönüştürüldü.
Bununla yetinmeyen kaşifler ve yanlarındaki gemiciler hala tatmin olamamışlardı. El Dorado’nun izni bulamadıkların inanıyorlardı. Tanık oldukları altın imparatorlukları onların hırsını frenlemek yerine, daha da çoğaltmıştı.

Altınlar ele geçirildikçe büyüyen El Dorado efsanesi, günün birinde yerlinin gemicilerinden birine Kolombiya’da yaygın bir hikayeyi anlatmasıyla iyice alevlendi.
Hikayeye göre; bir zamanlar Kolombiya’da yaşayan bir kral vardı. Bu kral altın şehirin altın hükümdarıydı ve her sabah vücuduna sürdüğü bir yağın üzerine altın tozu serper, bütün gün bununla dolaşırdı. Güneşin ilk ışıkları ile birlikte sarayının yakınındaki göle gider, orada yıkanır ve birkaç saat geçmeden yeniden altınlaşırdı.

İşte bu fantastik hikaye Avrupalı gemicilerin amazonun daha da içlerine doğru hareket etmelerine neden oldu. Hastalık ve açlığa razı olarak isterik bir ruh hali içinde El Dorado’nun altın kapılarıyla karşılaşmayı ve orayı yağmalamyı hayal etmeye başladılar.

O gün bu gündür maceraperestler, gezginler, arkeologlar ve diğer niyeti belirsizler(!) hala El Dorado efsanesinin izni sürerler. Ama bilmezler ki altın şehir ve altın hükümdar El Dorado’ya ulaşmak için en az altın kadar saf olmak gereklidir.

Gerçekte dünyanın her yerinde bir El Dorado efsanesi hüküm sürmektedir.

İstanbul şehrinin altınları Haliç’te gömülüdür.
Frigya kralı Midas’ın dokunduğu her şeyi altına çeviren dileği nehrin sularında yıkanmasıyla son bulur, El Dorado mitini anımsatırcasına.

Simyanın değersiz madenleri altına dönüştürmekten ziyade, kendini altın bir bilince dönüştürmenin gerçek amaç olduğunu fark eden bir simyager gibi, El Dorado efsanesinin kendiş şbsaba sunuşu da, bir bakıma altın kadar saf ve her zaman ışığını koruyan bir insan olunduğunda onun keşfedileceği ile ilgili olmasıdır. Bu yüzden soruyu yeniden sormak gerekebilir, “El Dorado gerçekten var mıdır” diye. Dünya üzerinde olsun olmasın, eğer efsanevi altın şehir ve altın yaldızlı hükümdar içimizde bir yerlerde mutlaka vardır.

Mecazi olarak kendi hazinelerimizi keşfetmeki dahası fark etmek bunun için kıymetli değil midir? Ve kim bilir, belki de El Dorado insan bilincinin değişerek, dönüşerek ve gelişerek varabileceği altın noktasıdır.

Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür

Herşeyi gören göz

Kategori 0 yorum



Herşeyi gören göz Nedir, ne değildir?

Herşeyi Gören Göz her kültürde ve dönemde vardı. Genel olarak uyanıklığın ve Tanrının koruyucu gücünün sembolüdür. Nazar veya kem göz kültürünün yaygın olduğu yerlerde bu tehlikeye karşı kullanılan bir çeşit uğurdur. Bizdeki nazar boncuğu da bu sınıfa giren örneklerdendir. El içinde göz şeklindeki nazarlıklar Türkiye, Yunanistan Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Hindistan’da kullanılmaktadır. Taşıyanı kötülüklerden koruyan üzerinde Her Şeyi Gören Göz amblemi bulunan Kuzey Amerika uğur parası, Eski Mısırdaki Horus’un Gözü, Hindistan’da Budha’nın Üçüncü Gözü, Meksika’daki Şaman inancından kalma ojo de venado nazarlığı, nazara karşı koruyucu nesnelerin diğer örnekleridir.    Herşeyi gören göz' e ülkemizin topraklarında sıklıkla rastlıyoruz. Sultanahmet Meydanı' nda ki Dikilitaş' ta olduğu gibi...

Göz sembolü, ikonografisi

Gözün sembolik veya ikonografik olarak kullanımının birçok türü vardır. İlk olarak tek başına “göz”ü ele alalım: bu kullanım çok geniş bir alanı kapsadığı için doğal olarak doğru ya da yanlış yorumları da içinde barındırabilir. Yani, bu şekilde resmedilmiş göz, Tanrının her şeye kadir, kerim ve hayırsever olduğunu ifade ettiği gibi dünyevi anlamlarda kullanılabilir. Sözgelimi Manly Hall bir çalışmasında Gözün insanın entelektüel gücü olduğunu ve açık bir gözle temsil edildiğini ve sembolik olarak siklop gözü (tepegöz) ile gösterildiğini yazmış. Günlük hayatımızda sıkça gördüğümüz güvenlik şirketlerinin amblemlerinde güvenlik ve korumayı sembolize eden şekliyle de karşımıza çıkabilir.

İkinci en çok kullanılan sembol üçgenin içindeki gözdür. Eşkenar üçgen içindeki göz, teslis (üçü bir arada) özelliği olan Tanrıya inan kültürlerde ilahi varlığı temsil eder.

Etrafında ışık hûzmeleri olan bir hâle içindeki göz, vicdanın herşeyi gören gözünü ifade eder. Daha ziyade yoğun olarak Rönesans dönemi sanatında ve erken litografide kullanılmış bir semboldür.

“Hamsa” veya avuç içinde resmedilmiş göz ise Arap ve Yahudilerde kem gözden koruyan, ırak tutan bir tür nazarlıktır. Hamse veya hamiş sözcüğü elin beş parmağını ifade eder. Aynı zamanda Hz. Muhammet’in kızı Fatma’nın veya Meryem’in eli anlamına gelir. Arkeolojik buluntular “hamsa”nın Yudaism’den ve İslam’dan önce de var olduğunu göstermektedir. Roma sanatında ve Güney Amerika ikonografilerinde de rastlanan hamsanın Masonik bir özelliği bulunmamaktadır.

Piramit içindeki veya üstündeki göz Dolar banknotu üzerinde bulunan önemli bir Amerikan amblemidir. 1783 yılına kadar piramit ile gözü bir araya getiren belgelenmiş bir ilüstrasyon (resim) yoktur. Bir kaç Büyük Loca mühürlerinde kullanılmış olsalar da ne göz ne de piramit hiç bir zaman tek başlarına Masonik sembol olarak kullanılmamıştır.

Mason araştırmacılar, masonik sembollerin hakiki anlamını ve menşeini anlamak için çoğu zaman eski zamanlara giderek, en önemli kaynaklar olarak gördüğümüz eski misterlere başvurmuşlardır. Bunlardan bizim en çok bildiklerimiz ise eski Mısır’a ait olanlarıdır. Hiç şüphe yoktur ki Mısırlı bir prens ve rahip olarak eğitilen Musa bu misterleri gayet iyi bilmekteydi ve bildiklerini İbrani rahiplerine aktarmıştı. Misterlerde sembollerin kullanımı önemli ve evrenseldi.

Her Şeyi Gören Göz sembolü dinler kadar eskidir. Kuşkusuz kökleri tarih öncesine, güneşe Tanrı diye tapıldığı günlere ait dinlere dayanmaktadır.

Rig-Veda’da, ki bazı bölümleri 10 bin senelik olup Osiris efsanesinden bile eskidir, Güneş-Tanrı Surya’ya söylenen ilahilerde “Her Şeyi Gören Göz” yer almıştır.

İşte bak yukarılarda öncülük eden Şafağın ışıkları/ Güneş, insanlar (onda) Her Şeyi Bilen Tanrıyı görebilirler/Yıldızlar hırsızlar gibi sıvışıyorlar, gecenin eşliğinde,/Her Şeyi Gören Gözün önünde, ki nuru onun varlığını açıklıyor,kavimden kavime parlak alevler gibi parlıyor.

Bu sembolizma yıllar içinde gelişerek Mısır, Pers ve Yunan felsefesi ve telojisinde yer aldı. Muhtemelen her şeyi gören gözü bize ilk ima eden Osiris efsanesidir. Osiris açık bir gözle temsil edilirdi. Bu hiyeroglif bütün mabet ve mezarlarında mevcuttur. Bu sembol İsrailliler tarafından vaad edilen topraklara taşınmıştır ve buna dair referanslar İncil’de başından sonuna yer alır.

Masonik sembol

Her şeyi gören göz sembolü konusunda bilinen en eski Masonik referansa 1772 yılında yayınlanan William Preston’un “Üstat Mason Derecesi Konferansları” nda rastlıyoruz. Preston konferansında Her Şeyi Gören Gözden şöyle bahsediyor: “Çıplak kalbe doğrultulmuş kılıç, adaletin er geç bizi yakalayacağını göstermektedir; düşüncelerimiz, sözlerimiz ve davranışlarımız insanların gözünden saklı kalabilse de, güneşin, ayın ve dahi yıldızların itaat ettiği, kuyrukluyıldızların o müthiş dönüşlerini gözetiminde yaptığı, insan kalbinin derinliklerine hakim olan ve liyakati ödüllendiren o Her Şeyi Gören Göz’den saklı kalmaz.”

Göz hiç bir zaman uyumaz. Bu anlamıyla bazı obediyanslarda Üstadı Muhterem ve Önceki Üstadı Muhteremlerin önlüğünde yer alır. En eski Her Şeyi Gören Gözün yer aldığı önlük, Marquise de Lafayette tarafından el işlemeleri yapılmış ( aslında bir Fransız Manastırında rahibeler tarafından yapılmıştır) ve Marki tarafından Amerika’ya getirilerek General George Washington’a 1784 yılında hediye edilmiş olanıdır. Bu olay da göstermektedir bu amblem o tarihe kadar masonik bir amblem olarak tanınmamaktadır. Masonik önlüklerin o dönemde ayak bileğine kadar inen deri önlükler olduğunu ve üzerini her hangi bir amblemle süslemenin çok güç olduğunu unutmamamız gerekir. Ancak Spekülatif Masonların sayılarının ve etkilerinin ağır basması ile kumaştan veya başka materyallerden yapılan önlükler kullanılmaya başlanmış ve bundan sonra önlüklerin üzerinde amblemler görülmeye başlamıştır.

Öte yandan Mackey Ansiklopedisi’nde, Her Şeyi Gören Göz’ün dinsel içeriği yanında daha farklı “omniscience” (her şeyi görme ve bilme, gözetme, izleme) kavramlarının bulunduğu, hukuk ve yönetime ilişkin dünyasal anlamlarının da olduğu, sözgelimi Kanun’un izleyen ve her şeyi gören, bilen özelliğinden de bahsedildiği, aynı şeyin Devlet için de söz konusu olduğu ifade ediliyor. Eğer ilk Hürmasonların “omniscience” sembolü var idiyse bunun illa da ilâhi bir “omniscience” olması gerekmez” deniliyor.Her Şeyi Gören Göz’ü, ilâhi gözetim sembolü olarak düşündüğümüzde, bu gözetimin amacının insanoğlunun gizlediği suçları yargılamak değil de, gizlediği erdemleri mükâfatlandırmak olduğunu düşünmek daha doğru olur. Her Şeyi Gören Göz’ü, Kardeşimiz Locaya devam etmese de, hastalık veya bir kaza nedeni ile evinde hapis kalsa da veya başka bir yere taşınmış olsa da onu hiç gözümüzden ırak tutmamak ve gözetimimiz altında tutmak anlamında Masonik “omniscience” gözetim olarak da kullanabiliriz.

Dinsel sembolHer Şeyi Gören Göz 17 ve 18 nci asırlarda çokça kullanılan kültürel ikonografinin bir bölümü idi. Üçgenin içine konduğunda güçlü bir teslis doktrinini ifade ederdi. Masonik ritüel ve sembolizmanın evrimi bu döneme rastlaması nedeniyle toplum tarafından çok iyi bilinen ve tanınan bu sembolün bir şekilde Masonluğa girmesi pek şaşırtıcı değildir. Belki de 3 rakamının önemi veya çok kullanımı nedeni ile üçgen tercih edilmiştir. Üç derece, Locanın asıl görevlilerinin üç kişi olması, vs gibi...

Göz ve piramit

Piramit içindeki göz sembolünü Amerikan doları üzerinde görmekteyiz. Aslında bu sembol Amerikan Birleşik Devletleri Devlet Mührü’nde bulunmaktadır. İlk bakışta, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucularının birçoğunun Mason oldukları için bu sembolün kullanıldığı akla gelmektedir. Ancak, Masonik Yazar S. Brent Morris bunun böyle olmadığını, bu düşüncenin komplo teorisyenleri tarafından Masonlar aleyhine kullanıldığını ifade ediyor. Onlara göre, diyor, ABD Devlet Mühüründeki sembol Masonların dünyayı yönettiklerini veya “Yeni Dünya Düzeni” ni dünyaya dayattıklarını gösteren şeytani bir işarettir.

Müellif, söz konusu mührü tasarımlaması için kurulan üç komiteden yalnız 1776 kurulan birinci komitede yer alan Benjamin Franklin’in Mason üye olduğunu ve dolayısıyla amblemin tasarımlanmasında Masonik etkinin bulunmadığını ifade ediyor. 1782’de Kongre tarafından kabul edilen mühürdeki sembolün anlamını o zamanki Kongre Sekreteri Charles Thomson ile Sanatçı Danışman William Barton şöyle açıklıyor: Piramit, kuvveti ve kalıcılığı, üzerindeki göz ise Tanrının Amerikan davasına rehberliğini, davanın koruyucusu olduğunu remz eder.

Her şeyi Gören Gözün, Masonik sembol olarak resmen ilk kullanımı ve tanımlanması 1797 yılına rastlamaktadır, yani Kongrenin bu sembolü kabul etmesinden 14 sene sonrasına. Bunun yanında bu amblemi ilk tanımlayan Thomas Smith Webb’in sembolizması Mühürdeki sembol tanımından farklıdır. Kaldı ki, Webb’in tanımlamasında göz üçgen içinde değil yarım bir hâle içindedir.

Çeşitli kültürlerde göz sembolizması

Her Şeyi Gören Göz Masonik sembolizmaya sonradan dahil edilmiştir.1390 dan 1730 kadar olan dönemde yazılan gotik anayasalarda bu sembolizma görülmemektedir. 18. asrın ikinci yarısında, göz bazen üçgen içinde, bazen bulutlar arasında fakat hemen, hemen her zaman ışıklı hâle içindeki gösterilirdi. Bu Masonik bir sembol olmaktan ziyade, Tanrının her şeyi bilme niteliğinin artistik (sanatsal) ifadesi olarak anlaşılırdı.

Diğer yandan piramit, tamamlanmış veya tamamlanmamış şekliyle, hiç bir zaman Masonik bir sembol olmamıştır. Tamamlanmamış bir piramit ve göz tamamen bir Amerikan sembolizmasıdır ve tasarımcılarının düşündüğü şekilde yorumlanmalıdır.

Her Şeyi Gören Göz her kültürde ve dönemde vardı. Genel olarak uyanıklığın ve Tanrının koruyucu gücünün sembolüdür. Nazar veya kem göz kültürünün yaygın olduğu yerlerde bu tehlikeye karşı kullanılan bir çeşit uğurdur. Bizdeki nazar boncuğu da bu sınıfa giren örneklerdendir. El içinde göz şeklindeki nazarlıklar Türkiye, Yunanistan Kuzey Afrika ve Orta Doğu ve Hindistan’da kullanılmaktadır. Taşıyanı kötülüklerden koruyan üzerinde Her Şeyi Gören Göz amblemi bulunan Kuzey Amerika uğur parası, Eski Mısırdaki Horus’un Gözü, Hindistan’da Budha’nıın Üçücü Gözü, Meksika’daki Şaman inancından kalma ojo de venado nazarlığı, nazara karşı koruyucu nesnelerin diğer örnekleridir.

Eski Mısırlılar, göz sembolünü nazarlık olarak kullanmaları yanında yeraltındaki dünyayı yani ölüler ve ruhlar dünyasını görme gücünü de göz sembolü ile ifade etmişlerdi. Bilindiği gibi Osiris ve Isis’in oğlu olan Horus’un güneşi temsil eden sağ gözü beyaz, Ayı temsil eden sol gözü siyahtı. Horus’un kötü kardeşi Seth kavgada kardeşinin sol gözünü çıkarmıştı ama Thoth onu iyileştirmişti. Horus bu gözünü babasına verdi ve bu suretle Osiris yeraltını görebilme yetisine kavuştu. Bu nedenle mezarlara tabutlara ve hatta mumyalara kıymetli taşlardan yapılmış gözler yerleştirilmiştir.

 

Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür

Şövalye olmanın 10 kuralı

Kategori 0 yorum




  1. Kutsal saydığı değerleri ölümü pahasına korumak.

  2. Savunmasız ve acizleri korurken onlara saygı göstermek.

  3. Ülkesini sevmek.

  4. Düşmandan önce savaş meydanından geri çekilmemek.

  5. Kötülüklerin ve acımasızlığın karşısında durmak.

  6. İnandığı değerlerle çakışmadığı sürece, emri altında olduğu amirlerinin tüm emirlere uymak.

  7. Sözüne sadık olmak, onurunu küçük düşürecek davranışlardan uzak durmak.

  8. Cömert olmak, kendisine gösterilen iyiliği asla unutmamak.

  9. Her durumda doğruluğun ve iyiliğin temsilcisi olmak.

  10. Tek bir bayana karşı aşk beslemek, ona bağlı olmak.


Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür

12 ada üzerine kurulan şehir

Kategori 0 yorum



Venedik’e gitmek, herkesin hayallerini süsler. Aşıkların şehri, romantik diyar, İtalya’nın bitmeyen duygusu Venedik, her sene turist akınından tıklım tıklım oluyor. İğne atsanız yere düşmüyor!

Madem bu kadar popüler bir şehir, biz de Venedik hakkında ilginç bir bilgiye değinelim dedik. Venedik, aslında 12 küçük adadan oluşan bir şehir. Bu yüzden sular altında. 12 tane birbirine yakın küçük adanın üzerine kurulan Venedik, romantiklerin asla vazgeçemeyeceği bir şehir.

 

Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür

51. Bölge

Kategori 0 yorum


51. Bölge, Las Vegasin 153 km. kuzeyinde, Groom Dry Lake yakininda olup Nevada Test Sahasi ve Nellis Hava Kuvvetleri Sahasi ile çevrelenmistir. En yakin yerlesim birimi, hemen kuzey sinirinda bulunan Rachel kasabasidir. 51. Bölgenin içinde bulundugu arazi 76 km. karedir ve bu ebat Connecticut Eyaletinden biraz küçük olup, Lübnandan ise biraz daha büyüktür.

Bu bölgede çekilen fotograflar 51. Bölgenin yalnizca birkaç hangar ve çesitli küçük yapilardan olustugunu gösterse de, bir çok insan, orada, yerin altinda çok önemli ve genis bir kompleksin bulundugunu bilmektedir.

51. Bölge yillarca ordunun U-2, SR-71 ve F117A Hayalet Uçak gibi çok gizli hava araçlarinin test sahasi olarak kullanilmistir. Son yillarda, 51. Bölgenin hemen güneyinde, Papoose Dry Lake yakininda yer alan ve S4 Bölgesi olarak bilinen yerde, ele geçirilen uzayli araçlarinin tekrar islemden geçirilerek test uçuslarina çikarildiklarina dair çok ciddi kanitlar vardir.

GROOM LAKE BASEIN FONKSIYONU NEDiR?



Groom Lakedeki üs , gizli helikopterlerin en son jenerasyonu için Amerikanin geleneksel test alani olmustur. U-2 , YF-12A , F-117A topluma açiklanmadan çok önce burada test edilen uçuslardir.

Amerikan Hükümeti önceleri bu üssün varligini kesinlikle kabul etmemekteydi, fakat daha sonra Sovyet uydusu tarafindan çekilen üssün fotograflari basina sizdirilinca Amerikan Hükümeti üssün varligini kabul etmek zorunda kaldi fakat bu üste yapilan çalismalari ve projeleri Ulusal Güvenligi ilgilendirdigi için açiklamayacagini bildirdi.. Genel söylentiler ve üste çalismis üstdüzey askeri ve sivil yekililer ve de en önemlisi üs içinde gizli projelerde çalismis bilimadamlarinin itiraflari, üste , havacilik izlemeleriyle Auroradenilen ultra-yüksek hizli casus uçak , bir çok çesit , insan bulunmayan havasal kesif araçlari , gizli helikopterler ve F-117A için bir yer degistirme gibi bir çok olasi yeni çok gizli uzay araçlarindan ve dünyadisi kaynakli projelerin üretildigine dair bilgilerini dogrulamaktadir..

Fakat Groomdaki çogu aktivite , sadece askeri esas kadrodaki kimseler yararina dünyasal silahlari ve sistemleri test etmektedir.


51. BÖLGE ve UFOLARLA iLGiSi


Bu bölge , test uçuslarinin yapildigi UFO gözlemleriyle doludur. Evet 51. Bölge'de, basta 1947 Roswell'de düsen UFO enkazi olmak üzere, birçok olayda ele geçen UFO enkazlari ki bunlarin enaz 9 tane oldugu söylenmekte, bölgedeki yeralti hangarlarinda tutulmakta ve bunlar üzerinde bilimsel ve teknolojik amaçli arastirmalar yapilmaktadir.

Bob Lazar askeri yetkililer tarafindan Los Alamos'tan 51. Bölge'deki S-4 denilen bir alanda , Groom Lakein güneyindeki Papoose Lakede bir askeri üste dünya disi kaynakli uçan cisimlerin teknolojisi ve propulsion sistemlerini çözmesi için getirilen bilimadamlarindan biridir. Lazar dedigine göre, kendisi ele geçmis olan bir UFO'nun reverse engineer tersine mühendislik" ile ilgili kisminda çalismis, fakat orada bulundugu süre içinde hiç dünyadisi varlikla karsilasmamistir.

Lazarin iddia ettigi egitimsel belgeler kesinlikle dogrulanmis ve üste çalistigi , vergi ve maas bildirisinden de dogrulanmistir. Lazar'in bu konuda 1989 yilinda kendini basin ve televizyonlar araciligiyla desifre etmesinin nedeni öldürülme korkusundandir. Çünkü kendisi, en yakin arkadasina çalistigi gizli projeleri anlatmis ve bir gece arkadasiyla birlikte 51.Bölge'nin etrafinda gizlenerek arkadasina gece 03'ten sonra talim yapan UFO'lari izlerken , güvenlik timlerine yakalanmislar ve 3 gün ve gece boyunca sorguya çekilmislerdir. Öldürülme korkusuna kapilan Lazar çareyi kendini desifre etmekte bulmus ve ilk önce Las Vegas Tv 'den ünlü programci George Knapp olmak üzere, CNN Larry King'te dahil birçok Kanala çikmistir.

Lazar'in bu akilli davranisi hem hayatinin kurtulmasina hem de Amerka'nin yillardir tüm Dünyadan gizledigi 51. Bölge'nin desifre olmasini saglamistir. Lazar , iddialarini ilk olarak televizyon röportajlarinda yaptigi için , bir çok merakli kisi , uçan uzay araçlarinin, UFO 'larin pariltisini yakalamak için üsse en yakin kamu alanlarina gelmeye baslamislar. Bir çok insan burada UFO gözlemlemis ve hatta bazilari manevralar yapan bu isikli cisimleri filme almayi basarmistir..Bu görüntüler dünya televizyonlarinda birçok belgeselde gösterilmistir..( Türkiye'de de UFO Gerçegi programlarinda da bu görüntülere yer verilmistir.

ZiYARETÇiLER NEREYE GiDiYOR?



Las Vegas;dan 130 mil kadar uzaklikta , issiz Nevada Otoyolu 375;de Mile Marker LN 29.5de , yöreden bir çiftçi tarafindan kullanilan tek bir posta kutusu vardir. Black Mail Box ( siyah posta kutusu [ simdilerde beyaz] ) , bu genis otobandaki tek sinir noktasi oldugu için burasi , inançli insanlarin geldigi yerdir. Bu sinirin öte tarafi olan 51. Bölge topraklarina giris kesinlikle yasaktir. Etrafa girilmez ve güvenlik güçleri girenleri öldürme yetkisine sahiptir yazili büyük levhalar vardir ve hertaraf güvenlik kameralariyla çevrilmistir. Ne karadan ne de havadan bu çok gizli üssün 30 mil etrafina hiçkimse yaklastirilmamaktadir.

Sinira yakin olan kamu alaninda 51. Bölgeyi uzaktan görebilen iki görüs noktasi bulunmaktadir: Bunlar , White Sides ve bir ziyaretçinin yasal olarak görebildigi bir hava kuvvetleri üssü bulunan Freedom Ridgedir. Belli bir uzakliktan Tibakoo Peak Dagindan , hala üssü görebilirsiniz. Fakat issiz , çamurlu bir yolda bir-bir buçuk saatlik yorucu bir yolculugu göze almalisiniz.


CAMMO DUDES NEDiR?


Bu , çok gizli askeri siniri devriye gezen , adi bilinmeyen özel güvenlik gücü için bulunmus bir takma isimdir. Onlar rozetsiz ve tedbil-i kiyafet gezerler , beyaz veya siyah Cherokee jeepler kullanirlar. Sinira birkaç mil yaklasan her ziyaretçiyi izlerler. Fakat baglantiyi engellemek için daima kontrol altindadirlar.

BU ALANI ZIYARET ETMEDEKi TEHLiKELER NELERDiR?


En büyük tehlike , tellerle çevrilmemis askeri alandan dikkatsizce geçmektir. Eger geçerseniz , hemen yakalanir ve binlerce dolar para cezasi ödersiniz. Yolun sinira yaklastigi her nokta ; GEÇILMEZ ! ASKERI BÖLGEDIR ! YASAK ALAN ! levhalariyla açikça belirtilmistir. Sinirin yönünden emin olmadan dikkatsizce yürümek yanlistir. Levhalar görülemedigi için gece yürüyüs yapmak tehlikelidir. Baska bir tehlikede , araba kullanirken , aracinizin issiz çamurlu yola saplanip kalmasidir. Kuma saplanip suyunuzun bitmesi , öldürücü olabilir.

Adolf Hitler, öldü mü ? Öldürüldü mü ?

Kategori 0 yorum

FSB Arşivler ve Kayıtlar Masası Başkanı Vasili Hristoforov, Hitler'in bir asker gibi tabancasını çekerek intihar ettiği yönündeki iddiaları yalanladı.



Rusya istihbarat kurumu FSB Arşivler ve Kayıtlar Masası Başkanı Vasili Hristoforov, Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler'in bir asker gibi tabancasını çekerek intihar ettiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Vasili Hristoforov, "Hitler zehir alarak öldü." İddiasında bulundu.

9 Mayıs İkinci Dünya Savaşı Zaferi'nin 65.yıldönümü vesilesiyle Hristoforov, savaşla ilgili bazı gizli bilgileri Rus basınına aktardı. Arşiv belgelerine atıfta bulunan FSB yetkilisi, Hitler'in o sıralarda 17 Ocak 1945'ten sonra Berlin'de kendi gizli bunkerinde saklandığını belirtti.

Hristoforov, "30 Nisan'da Berlin'de sokaklar arasındaki sihalı çatışmalarda esir alınan Hitler'in özel kalem odasını savunmakla yükümlü SS özel karma tabur onbaşısı Paul Marzers şu bilgileri aktardı: 28 Nisan'a kadar Hitler bunkerde idi. 3 Mayıs'ta da Alman hükümet binasına ait bodrum katında özel koruma yetkilisi Erik Haberman sivil elbisede kıskıvrak yakalandı. Haberman bize Hitler'in öldüğünü söyledi." dedi.

Sovyet gizli istihbarat görevlilerinin 5 Mayıs'ta bunkere yakın alanda Hitler ve eşi Eva Barun'un aşırı yanmış cesetlerini bulduğunu belirten FSB yetkilisi, cesetlerin teşhisi için özel askeri tıbbi heyet oluşturulduğunu ifade etti. Yapılan araştırma ve incelemeler sonucunda yapılan tutanak belgeye dayanan Hristoforov, "Yangında önemli değişiklikler olmuş cesetlerde ağır yaralanma veya ölümcül hastalık işaretleri tespit edilmemiştir. Ağız boşluğunda ezilmiş cam ampul kalıntıları bulunmuştur... İnceleme komisyonu ölümün zehirli birleşimlerin sonucu meydana geldiği kanaatine vardı. Böylece daha sonra kaçmayı başaran Nazi yetkililerin "Hitler kendi gizli bunkerinde bir asker gibi öldü" gibi yaydıkları efsane ortadan kaldırılmış bulunuyor." diye konuştu.

FSB yetkilisi, Hitler'in ceset teşhisiyle ilgili sonuçların SSCB lideri Josef Stalin'e de aktarıldığını sözlerine ekledi. Hristoforov, Moskova'da özel saklanan Hitler'in çene kemiğinin Nazi liderine ait olduğunu da kaydetti. 



Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür
Ana Sayfa