Sinop'a benim gibi Samsun tarafından girecekseniz arabanızın dağları deviren bir gücü olması gerekir. Benim gittiğimde Karadeniz Sahil Yolu'nun Samsun Sinop arası yapım halindeydi. Bu zaman kadar ulaşım içeriden sağlanıyordu. Zaten iç kısma girdikten sonra bayağı bir dağa tırmanacaksınız. İki şeritli yolda keskin virajlar, yüksek rampalar aracınızı biraz zorlayabilir. Denizi gördüğünüz andan itibaren dönemeçlerdeki lokantalara dikkat edin. Çünkü Sinop'un Gerze ilçesine kuşbakışı bakarken bir ızgara yemek hiç de fena olmaz.
Gezelim görelim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezelim görelim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba
Cumartesi
CERN
Zaman:
Cumartesi, Haziran 04, 2011
Kategori
Gezelim görelim
0
yorum
CERN Nükleer Araştırmalar için Avrupa Konseyi anlamına gelen Fransızca Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire sözcüklerinin kısaltmasıdır. Bu kurum, İsviçre ve Fransa sınırında yer alan dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarıdır. 1954 yılında 12 ülkenin katılımıyla kurulmuş olan CERN'in günümüzde 20 asil üyesine ilaveten Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 8 gözlemci üyesi vardır.
Cuma
4,5 milyonluk evin bahçesi uçtu
Zaman:
Cuma, Şubat 18, 2011
Kategori
uçtu
0
yorum
İngiltere’nin Dawlish kentinde 1.75 milyon sterlinlik (4.2 milyon TL) evin bahçesi toprak kayması nedeniyle uçurumdan uçtu
Ev şimdi uçurumun tam kenarında duruyor.
İsimlerinin açıklanmasını istemeyen ev sahipleri “Bahçede üç ağaç ve çiçekler vardı. Bu gidişle ev bile aşağı gidebilir. Hasarı onarmak çok pahalıya patlayacak. 2005’te evi aldığımızda bize güvenli olduğunu söylemişlerdi. Bu yüzden dava açacağız” dedi.
Salı
Mısır firavununun mezarı açıldı
Zaman:
Salı, Ocak 04, 2011
Kategori
mısır
0
yorum
Bu videoyu bir sabah bilgisayarımı açtığımda masaüstünde gördüm. Mezarın ne zaman açıldığını bilmiyorum. Ama izlemeye değer. İbret almamız gerekir bence.
Cuma
Kayıp şehir Atlantis
Zaman:
Cuma, Kasım 05, 2010
Kategori
şehir
0
yorum
Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon’un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim. PLATON, KRİTİAS, İÖ 4. YÜZYIL.
İnsanlığın Çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir. Burada büyük Atlantis ada milletinden söz ettiğimiz kuşkusuzdur.

Atlantis’in doruk noktasına 11 bin yıl önce eriştiği söylenirse de, literatürde ortaya çıkışı ancak 2350 yıl önce, İÖ 359 ve 347 yılları arasıdır. Ülkenin adı Yunan filozofu Platon’un Sokrates ile öğrencileri arasındaki hayali konuşmalarının iki diyalogunda (Timaio ve Kritias) ortaya çıkar. Timaio diyalogunun başında Sokrates bir gün önceki “mükemmel” toplum konuşmasına değinir.
Platon burada uzun yıllar önce yazdığı en ünlü diyalogu olan Devlet’e atıfta bulunmaktadır. Platon, Sokrates’e Devlet’te sunulan mükemmel hükümetin unsurlarını saydırır: Zanaatkarlar ve çiftçiler askeriyeden ayrılacaktır, askerler merhametli olacak, atletizm ve müzik eğitimi alacak, komün halinde yaşayacak ve altına, gümüşe ya da herhangi bir özel mülke sahip olmayacaklardır.
Sokrates varsayımsal tartışmalardan bıkıp öğrencilerine uygulamalı felsefe denilebilecek bir ödev verir. Devlet’te vazedilen kavramlara göre yaşayan bir toplumu haklı bir savaşa sokarak mükemmelleştirmelerini söyler.
Hocasının önerisini yerine getiren Kritias şöyle der: “O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle.” Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritias’tır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropides’ten, o da Yunan bilgesi Solon’dan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısır’da Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platon’un kendi anlatımına göre Kritias’tâ iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.
(Solda) Atlantis hikâyesinin özgün kaynağı olan Platon’un (İÖ 427-347) I. yüzyılda yapılmış mermer büstü. Platon, Timaio ve Kritias diyaloglarında Atlantis’i ortaya atmış ve toplumunu ayrıntılarıyla ele almıştır. (Sağda) Athanasius Kircher’in Atlantis haritası (1678). Platon’un da belirttiği gibi ülkeyi Herakles Sütunları’nın ötesine, Atlas Okyanusu’nun ortalarına yerleştirir. Kuzeyin aşağı tarafta olduğuna dikkat!
Mısırlı rahipler Solon’a “bütün kentlerin en iyi yönetileni” olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platon’un mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atina’sıdır. Rahipler Solon’a, eski Atinalılar’ın en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar “Avrupa’nın ve Asya’nın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti” savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet “Herakles Sütunları”nın ötesinden, Atlas Okyanusu’ndan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantis’ti.
Atlantis, ta Mısır’a kadar kuzey Afrika’nın tümünde egemendi. Ancak Kritias’ın söylediğine göre o savaşta Atinalılar tarafından yenilen Atlantis, tanrılar tarafından depremler ve sellerle ortadan kaldırılmıştı.
Kritias, Atlantis hikâyesini anlattıktan sonra Sokrates’e şöyle der: “Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon’un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim.”
(Solda) Girit’in doğusunda Zakros’taki Minos sarayından kristal bir vazo. Minoslular’ın sanat ve mimarideki gayet apaçık teknik gelişmişlikleri, bu etki uygarlık ile Platon’un diyaloglarında anlatılan aşırı gelişmiş Atlantis toplumu arasında ortak noktalar aranılmasına yöneltmiştir. (Sağda) İspanya’da bulunmuş ve İÖ 450 yıllarına ait olan “Elche Leydisi”. Bazı aşırı kuramcılar bunun bir Atlantis rahibesi olduğunu iddia ederler.
Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platon’un zamanındaki Yunanlılar’ın perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minoslular’ın Girit’i.
Bazı çağdaş bilimadamları Atlantis’in yeri ve boyutları Kritias’ta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platon’un hikâyesinin Yunanistan’ın doğusunda ve Ege Denizi’nde Girit’in kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.
İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838′de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoa’nınkinin iki katıdır. Thera’daki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.
Bazıları için Minoslular’ın Girit’i Atlantis’tir ve Platon, Kritias’ta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Girit’in yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.
Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Thera’daki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.
Başka bilimadamları Thera’daki ünlü Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minoslular’ın buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platon’un da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platon’un Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.
(Solda) Atina ile Isparta arasındaki Peloponnesos Savaşı’nda (İÖ 431-404) öldürülen iki savaşçı: Khairedemos ve Lykeas. Platon zamanında yapılan bu savaşta her iki kentin çeşitli cepheleri -örneğin Isparta’nın politik yapısı- Platon tarafından Atlantis ile Atina arasındaki çatışmayı formüle etmek için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ignatius Donnelly’nin “Dolphin Boğazı”nı gösteren Atlas Okyanusu haritası, Donnelly burasının kayıp kıta Atlantis’in denize batmış kalıntısı olduğuna inanıyordu.
Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881′de, “Atlantis: The Antediluvian World” adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.
Donnelly’ye göre Platon’un Atlantis’i Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupa’nın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnelly’nin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantis’e, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.
Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatsky’nin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantisliler’in uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.
Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantisliler’den çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.
(Solda) Girit’te Knossos’ta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Girit’i önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platon’un zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minoslular’ın Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.
Platon’un, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.
Ancak, Kritias’ın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platon’un tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platon’un Atlantis’inin Minos Girit’i ile Thera’nın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atina’yı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşı’nın anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Isparta’nın politik yapısı Platon’un eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.
Son olarak, Kritias’ta Atlantis’te belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platon’un vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritias’ın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.
Platon, görüşünü belirtmek için Atlantis’i neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platon’un Atlantis’i ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.
Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalılar’ın Atlantisliler’i yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.
Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platon’un bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.
Atlantis efsanesi, Ortaçağ’da Yunanlılar’dan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.
Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Bacon’un fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen “Nova Atlantis (Yeni Atlantis)”, İsveçli Rudbeck’in “Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)”, Kristof Kolomb’u, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguer’in “L’Atlantida” adlı şiiri, Gerhardt Hauptmann’ın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoit’in “Atlantide” adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.
Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusu’nun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.
Kaynak: mitoloji.info
Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür
İnsanlığın Çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir. Burada büyük Atlantis ada milletinden söz ettiğimiz kuşkusuzdur.

ATLANTİS: EFSANENİN İÇERİĞİ
Atlantis’in doruk noktasına 11 bin yıl önce eriştiği söylenirse de, literatürde ortaya çıkışı ancak 2350 yıl önce, İÖ 359 ve 347 yılları arasıdır. Ülkenin adı Yunan filozofu Platon’un Sokrates ile öğrencileri arasındaki hayali konuşmalarının iki diyalogunda (Timaio ve Kritias) ortaya çıkar. Timaio diyalogunun başında Sokrates bir gün önceki “mükemmel” toplum konuşmasına değinir.
Platon burada uzun yıllar önce yazdığı en ünlü diyalogu olan Devlet’e atıfta bulunmaktadır. Platon, Sokrates’e Devlet’te sunulan mükemmel hükümetin unsurlarını saydırır: Zanaatkarlar ve çiftçiler askeriyeden ayrılacaktır, askerler merhametli olacak, atletizm ve müzik eğitimi alacak, komün halinde yaşayacak ve altına, gümüşe ya da herhangi bir özel mülke sahip olmayacaklardır.
Sokrates varsayımsal tartışmalardan bıkıp öğrencilerine uygulamalı felsefe denilebilecek bir ödev verir. Devlet’te vazedilen kavramlara göre yaşayan bir toplumu haklı bir savaşa sokarak mükemmelleştirmelerini söyler.
Hocasının önerisini yerine getiren Kritias şöyle der: “O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle.” Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritias’tır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropides’ten, o da Yunan bilgesi Solon’dan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısır’da Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platon’un kendi anlatımına göre Kritias’tâ iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.
(Solda) Atlantis hikâyesinin özgün kaynağı olan Platon’un (İÖ 427-347) I. yüzyılda yapılmış mermer büstü. Platon, Timaio ve Kritias diyaloglarında Atlantis’i ortaya atmış ve toplumunu ayrıntılarıyla ele almıştır. (Sağda) Athanasius Kircher’in Atlantis haritası (1678). Platon’un da belirttiği gibi ülkeyi Herakles Sütunları’nın ötesine, Atlas Okyanusu’nun ortalarına yerleştirir. Kuzeyin aşağı tarafta olduğuna dikkat!
MÜKEMMEL DEVLET, ATİNADIR, ATLANTİS DEĞİL
Mısırlı rahipler Solon’a “bütün kentlerin en iyi yönetileni” olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platon’un mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atina’sıdır. Rahipler Solon’a, eski Atinalılar’ın en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar “Avrupa’nın ve Asya’nın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti” savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet “Herakles Sütunları”nın ötesinden, Atlas Okyanusu’ndan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantis’ti.
Atlantis, ta Mısır’a kadar kuzey Afrika’nın tümünde egemendi. Ancak Kritias’ın söylediğine göre o savaşta Atinalılar tarafından yenilen Atlantis, tanrılar tarafından depremler ve sellerle ortadan kaldırılmıştı.
Kritias, Atlantis hikâyesini anlattıktan sonra Sokrates’e şöyle der: “Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon’un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim.”
(Solda) Girit’in doğusunda Zakros’taki Minos sarayından kristal bir vazo. Minoslular’ın sanat ve mimarideki gayet apaçık teknik gelişmişlikleri, bu etki uygarlık ile Platon’un diyaloglarında anlatılan aşırı gelişmiş Atlantis toplumu arasında ortak noktalar aranılmasına yöneltmiştir. (Sağda) İspanya’da bulunmuş ve İÖ 450 yıllarına ait olan “Elche Leydisi”. Bazı aşırı kuramcılar bunun bir Atlantis rahibesi olduğunu iddia ederler.
ATLANTİS İÇİN TARİHİ BİR KAYNAK MI?
Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platon’un zamanındaki Yunanlılar’ın perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minoslular’ın Girit’i.
Bazı çağdaş bilimadamları Atlantis’in yeri ve boyutları Kritias’ta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platon’un hikâyesinin Yunanistan’ın doğusunda ve Ege Denizi’nde Girit’in kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.
İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838′de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoa’nınkinin iki katıdır. Thera’daki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.
Bazıları için Minoslular’ın Girit’i Atlantis’tir ve Platon, Kritias’ta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Girit’in yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.
Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Thera’daki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.
Başka bilimadamları Thera’daki ünlü Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minoslular’ın buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platon’un da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platon’un Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.
(Solda) Atina ile Isparta arasındaki Peloponnesos Savaşı’nda (İÖ 431-404) öldürülen iki savaşçı: Khairedemos ve Lykeas. Platon zamanında yapılan bu savaşta her iki kentin çeşitli cepheleri -örneğin Isparta’nın politik yapısı- Platon tarafından Atlantis ile Atina arasındaki çatışmayı formüle etmek için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ignatius Donnelly’nin “Dolphin Boğazı”nı gösteren Atlas Okyanusu haritası, Donnelly burasının kayıp kıta Atlantis’in denize batmış kalıntısı olduğuna inanıyordu.
ATLANTİS: ÇAĞDAŞ FANTEZİ
Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881′de, “Atlantis: The Antediluvian World” adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.
Donnelly’ye göre Platon’un Atlantis’i Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupa’nın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir. Donnelly’nin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur. Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantis’e, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.
Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatsky’nin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantisliler’in uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.
Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantisliler’den çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.
(Solda) Girit’te Knossos’ta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Girit’i önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platon’un zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minoslular’ın Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.
Platon’un Görüşü
Platon’un, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.
Ancak, Kritias’ın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platon’un tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platon’un Atlantis’inin Minos Girit’i ile Thera’nın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atina’yı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşı’nın anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Isparta’nın politik yapısı Platon’un eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.
Son olarak, Kritias’ta Atlantis’te belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platon’un vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritias’ın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.
Platon, görüşünü belirtmek için Atlantis’i neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platon’un Atlantis’i ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.
Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalılar’ın Atlantisliler’i yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.
Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platon’un bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.
EDEBİYAT VE ATLANTİS
Atlantis efsanesi, Ortaçağ’da Yunanlılar’dan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.
Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Bacon’un fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen “Nova Atlantis (Yeni Atlantis)”, İsveçli Rudbeck’in “Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)”, Kristof Kolomb’u, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguer’in “L’Atlantida” adlı şiiri, Gerhardt Hauptmann’ın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoit’in “Atlantide” adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.
Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusu’nun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.
Kaynak: mitoloji.info
Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür
Altın şehir Eldorado
Zaman:
Cuma, Kasım 05, 2010
Kategori
şehir
0
yorum
Sisli insanlık tarihimizin içindeki bazı gerçekler bizlere efsaneleşerek ulaşıyor olabilir mi? Günümüzde bunu düşünmeye hiçbirimizin vakti yok.Ama efsanelerde ya gerçeklik payı varsa?
Altın yaldızlı hükümdarın yaşadığı altın şehir El Dorado efsanesi kulaklara belki çok masalsı gelebilir. Hatta yüzyıllardır kulaktan kulağa anlatılanlar Kolombiyalı bir yerlinin Avrupalı istilacı ve yağmacılardan uygarlığının son kalıntılarını kurtarmak için uydurduğu etnik ve metruk bir masal dahi olabilir.
Güney Amerika yerlileri altına nasıl ulaştıklarının ve büyük uygarlıklarını nasıl adeta altından döşediklerinin mantıklı bir açıklamasını hiçbir zaman yapamamışlardır.
Tanrılarının teri ve gözyaşlarıydı onlara göre altın…
Büyük tapınaklarının inşasında, çiçekleri ve yaprakları bile altından yapılma bahçelerinde gökselliği işaret eden sütunlarda, seremoni eşyalarının tamamında, giysi ve aksesuarlarında kullandıkları altın için atalarına çok minnettar olduklarını sessizce fısıldarlardı.
Tanrılarının bir armağanı olan altının kozmik bir anlamı ve mesajı vardı onlar için.
Kaşiflerdeki istila ve sahiplenme hısrının doruğa çıkaran tek gerekçe yeni dünyanın altın efsaneleridir.
Ve altının bulunduğu yer elbette cennet olmalıydı.
Ama kaşifler yeni dünyaya silahları ve dini ön yargıları ile yelken açtıklarında doğrusu hiç de cennetkil niyetlerle donanmamışlardı.
Başta Kristof Kolomb olmak üzere Güney Amerika’nın yerli kültürü ile buluşan kaşifler, onların kurduğu büyük uygarlıkları anlamaya çalışmadılar bile.
Oysa yerlilerin sahip olduğu altın, uygarlıklarının en doğal parçası sayılıyordu. Ve en önemlisi, bu madene Avrupalılar gibi bir anlam yüklemedikleri açıkca belli oluyordu. Onlar altını ilahi bir simge olarak benimsemişlerdi.
Uygarlıklarının ilahi saflığını ve kozmik bütünlüğünü bu maden ile teşhir ediyorlardı dış dünyaya. Altın bu insanların Tanrıyla olan bağlantılarının bir belirtisiydi.
Tanrılarıyla, ölen atalarıyla ve doğayla ve doğayla konuşan dini liderleri (şamanlar) başlarına altından bir halka takarlar ve bu altın halkanın gücü sayesinde bilme güçlerinin arttığına inanırlardı. Evrenin söylediklerini duyabilmek için doğayla insan arasında aracılık eden altın madenin saf tınısına gereksinimleri vardı.
Şamanlar, halklarını her türlü dünyasal ve kozmik olaylar hakkında bilgilendirirken bu madenden yararlanıyorlardı. Bu yüzden Güney Amerika yerlileri için altın madeni, bir süs eşyası ya da kişisel bir güç temsilciliğinden çok bilimsel bir kimliğe sahipti.
Kuşkusuz Güney Amerika yerlilerinin doğayla altın madeni arasında kurdukları ilişki Avrupalı birinin madeni arasında kurdukları ilişki Avrupalı birinin anlayacağı türden bir ilişki biçimi değildi.
Avrupalı için altın tek bşr şey ifade ediyordu:
“Diğerlerinden güçlü olmak.
Özellikle dini otoriteler ve Avrupa’nın kraliyet sahipleri himayelerindeki kaşiflerin bu altınlara ulaşabilmeri için her türlü zorluğu ve zorbalığı açıkca yasak olarak ilan etmişlerdi. Ünlü El Dorado efsanesi Avrupalının keşif arzusunun en tozu dumana kattığı yıllarda zuhur etmişti.
Kristof Kolomb yeni dünya yerine, Hindistan’a ulaştığını zannededursun, ülkesine bu yeni diyarların haberlerini götürmek için geri döndüğündeyanında pek çok ağız sulandıran hikaye de getirmişti.
Dedikodular çabuk yayıldı ve çok geçmeden nerdeyse bütün bir İspanya halkı Kolomb’un gözler,yle gördüğü, altından yapılmış şehirleri konuşur oldu.
Onunla başlayan altın şehir söylenceleri sonradan Francisco Pizarro ve Hernan Cortes ile ayyuka çıktı.
Bu insanlar marifetiyle, Aztek ve İnka uygarlıklarının altından yapılmış güzide eserlerinin neredeyse tamamına yakını eritilip yüz milyonlarca dükalık servete dönüştürüldü.
Bununla yetinmeyen kaşifler ve yanlarındaki gemiciler hala tatmin olamamışlardı. El Dorado’nun izni bulamadıkların inanıyorlardı. Tanık oldukları altın imparatorlukları onların hırsını frenlemek yerine, daha da çoğaltmıştı.
Altınlar ele geçirildikçe büyüyen El Dorado efsanesi, günün birinde yerlinin gemicilerinden birine Kolombiya’da yaygın bir hikayeyi anlatmasıyla iyice alevlendi.
Hikayeye göre; bir zamanlar Kolombiya’da yaşayan bir kral vardı. Bu kral altın şehirin altın hükümdarıydı ve her sabah vücuduna sürdüğü bir yağın üzerine altın tozu serper, bütün gün bununla dolaşırdı. Güneşin ilk ışıkları ile birlikte sarayının yakınındaki göle gider, orada yıkanır ve birkaç saat geçmeden yeniden altınlaşırdı.
İşte bu fantastik hikaye Avrupalı gemicilerin amazonun daha da içlerine doğru hareket etmelerine neden oldu. Hastalık ve açlığa razı olarak isterik bir ruh hali içinde El Dorado’nun altın kapılarıyla karşılaşmayı ve orayı yağmalamyı hayal etmeye başladılar.
O gün bu gündür maceraperestler, gezginler, arkeologlar ve diğer niyeti belirsizler(!) hala El Dorado efsanesinin izni sürerler. Ama bilmezler ki altın şehir ve altın hükümdar El Dorado’ya ulaşmak için en az altın kadar saf olmak gereklidir.
Gerçekte dünyanın her yerinde bir El Dorado efsanesi hüküm sürmektedir.
İstanbul şehrinin altınları Haliç’te gömülüdür.
Frigya kralı Midas’ın dokunduğu her şeyi altına çeviren dileği nehrin sularında yıkanmasıyla son bulur, El Dorado mitini anımsatırcasına.
Simyanın değersiz madenleri altına dönüştürmekten ziyade, kendini altın bir bilince dönüştürmenin gerçek amaç olduğunu fark eden bir simyager gibi, El Dorado efsanesinin kendiş şbsaba sunuşu da, bir bakıma altın kadar saf ve her zaman ışığını koruyan bir insan olunduğunda onun keşfedileceği ile ilgili olmasıdır. Bu yüzden soruyu yeniden sormak gerekebilir, “El Dorado gerçekten var mıdır” diye. Dünya üzerinde olsun olmasın, eğer efsanevi altın şehir ve altın yaldızlı hükümdar içimizde bir yerlerde mutlaka vardır.
Mecazi olarak kendi hazinelerimizi keşfetmeki dahası fark etmek bunun için kıymetli değil midir? Ve kim bilir, belki de El Dorado insan bilincinin değişerek, dönüşerek ve gelişerek varabileceği altın noktasıdır.
Kaynak: Bilgi güçtür, paylaştıkça büyür






